Tebliğde
nelerin anlatıldığı kadar, bunların nasıl anlatıldığı
da önemlidir. Tebliğ yapan kişinin görevi, sadece imani
konuları anlatmak ve karşısındakine "iman et" demekten
ibaret değildir. Tüm bunların yanında, karşı tarafı en
çok hangi üslubun, hangi anlatım tarzının etkileyeceğini
hesap etmeli, konuşurken sürekli karşı tarafın verdiği
tepkileri dikkatle izleyerek, onun anlayıp anlamadığını
kontrol etmeli, eğer bir eksiklik varsa buna göre daha
yeni bir yöntem belirlemelidir.
Cahiliye
toplumlarında, insanlar birbirlerine yalnızca menfaat
karşılığında iyi davranırlar. Bir insanın bir diğerine
ilgi göstermesinin ardında, mutlaka bir menfaat beklentisi
vardır. Bu durum cahiliye toplumunun çoğu üyesi tarafından
da bilinir.
Bu
kişiler, bu yerleşik durumun doğal bir sonucu olarak,
kendilerine ilgi gösteren herkes hakkında, "acaba ne gibi
bir menfaat gözetiyor" şeklinde düşünürler. Eğer birisi
oturup kendilerine yeni bir "dünya görüşü" aktarsa, yine
bu bakış açıları değişmez. Hep, "bana bunu anlatmakla
ne gibi bir çıkar gözetiyor" sorusu akıllarının bir köşesinde
durur.
Oysa
müminin tebliğ yapmak, yani Allah'ın dinini duyurup yaymaktaki
tek amacı, Allah'ın kendisine farz kıldığı bir ibadeti
yerine getirmektir. Bu hareketi ile sadece Allah'ı razı
edebilmeyi, O'nun merhamet ve şefkatine mazhar olabilmeyi
hedeflemektedir. Bu nedenle de konuştuğu kişiden hiçbir
menfaat beklentisi olmaz. Konuştuğu kişi dini kabul ettiği
zaman, ondan kendisi için bir şey yapmasını isteyecek
değildir. Çünkü anlattıkları kendi şahsi fikirleri değil,
kainatı yoktan var eden Allah'ın dinidir.
Ancak
cahiliye toplumundaki insanlar, bu durumdan habersizdirler.
Karşılaştıkları insanın bir mümin olduğunun çoğu kez farkında
değildirler. Farkında olsalar dahi, müminin menfaat beklememe
gibi bir özelliği olduğunu bilemezler. Bu yüzden, bir
mümin tebliğ maksadı ile kendilerine yaklaşıp, Allah'ın
dinini anlatmaya başladığında, büyük olasılıkla "bu kişi
bana bunları anlatmakla ne hedefliyor, benden ne gibi
bir menfaat umuyor" gibi düşüncelere kapılacaklardır.
Bu
yüzden karşı tarafın kafasındaki benzer şüpheleri gidermek,
tebliğdeki en öncelikli konulardan biridir. Konuşulan
kişiye, ortada hiçbir menfaat ilişkisinin olmadığı, tebliğdeki
yegane maksadın Allah'ın rızası olduğu anlatılmalıdır.
Nitekim
Resuller Allah'ın dinini insanlara tebliğ ederken bu şekilde
bir yöntem izlemişlerdir. Kuran'da peygamberlerin kavimlerine
hitaplarına baktığımızda, öncelikli olarak güvenilirliklerini
vurguladıklarını görebiliriz. Örneğin, Ad kavmine gönderilen
Hz. Hud, şöyle demiştir:
...Ey
kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka İlahınız
yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar) düzenlerden başkası
değilsiniz. Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir
ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına
ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz? (Hud Suresi,
50-51)
Hz.
Nuh ise, kendisine "…Biz sizi yalancılar sanıyoruz..."
(Hud Suresi, 27) diyen kavmine karşı şöyle seslenmiştir:
Dedi
ki: "Ey Kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben Rabbimden
apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana Kendi katından
bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa?
Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?
Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum.
Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir..." (Hud Suresi,
28-29)
Kendisine
tebliğ yapılan kişinin tedirginliği, söz konusu menfaat
kuşkusundan daha farklı biçimlerde de gerçekleşebilir.
Cahiliye toplumunda "zararlı" ve "tehlikeli" insanlarla
karşılaşmaya, bunlara karşı mesafeli ve temkinli davranmaya
alışmıştır. Bu nedenle, bu refleksin bir sonucu olarak
belki müminlerden de çekinebilir. Kendisine zarar verecek
insanlarla karşılaştığı gibi yersiz ve saçma bir kuruntuya
kapılabilir. Özellikle de, müminlerin inkarcıların önde
gelenlerine karşı yürüttükleri fikri mücadeleden rahatsızlık
duyup, savunma psikolojisine kapılabilir.
Bu
durumda karşı tarafa güvenilirliğin vurgulanması ve sahip
olduğu muhtemel ya da görünür korkuların tek tek aşılması
gerekmektedir. Eğer kendisine dinin anlatıldığı kişi,
müminlerin inkarcıların önde gelenlerine karşı yürüttükleri
fikri mücadeleden tedirginlik duymuşsa, öncelikli olarak,
bu fikri mücadelenin Kuran ayetlerine dayalı olan mantığı
en iyi şekilde açıklanmalıdır. Müminlerin yalnızca Allah'ın
dinine düşmanlık gösteren, Kuran ayetlerine karşı mücadele
yürüten ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran kişilere karşı
fikri bir mücadele yürüttükleri ve tüm insanlara karşı
adalet, hoşgörü ve saygı çerçevesi içinde dostça yaklaştıkları
anlatılmalıdır.
Tebliğ
yapılan kişi, inkarcıların önde gelenlerinin iman edenler
aleyhinde ürettikleri çirkin iftiralardan da etkilenmiş
olabilir. Eğer bundan kaynaklanan bir tedirginlik taşıdığı
gözlemlenirse, aynı şekilde bu iftiraların da içyüzü kendisine
izah edilmeli, gerçeklerle hiçbir ilgisi olmadığı samimiyetle
anlatılmalıdır. Kuran'da tarih boyunca tüm elçilere ve
salih müminlere atılan iftiralarla ilgili ayetler delil
olarak gösterilerek, bu karalamaların gerçekte birer "mümin
alameti" olduğu tarif edilmelidir.
Ancak
unutulmamalıdır ki, sözle yapılacak olan tüm bu açıklamaları
etkili kılacak olan asıl faktör, müminin "hali"dir. Güven
vermek, herşeyden önce tavırlarla, bakışlarla, mimiklerle,
jestlerle, daha da doğrusu, tüm bu dış etkileri ortaya
çıkaran ruh hali ile mümkün olur. Mümin, Allah'ın dinini
yaşamadaki kararlılığı, ihlası, samimiyeti ve güçlü imanı
oranında karşı tarafı etkileyebilir. Kesin bir kararlılığa,
asla sarsılmayacak sebat ve azme sahip olduğu sürece,
karşı tarafın ısrarlı şüpheleri ya da dinden uzak kimselerin
attığı büyük iftiralar, onda hiçbir olumsuz etki meydana
getirmez. Böyle olunca da, güvenilirlik onun karakterinin
sağlam bir parçası haline gelir ve tüm tavırlarına yansır.
Bu
durum, en açık olarak Allah'ın dinini anlatmakla görevlendirdiği
elçilerinde gözükmektedir. Örneğin Hz. Yusuf, zina iftirasıyla
suçlanarak haksız yere zindana atılmasına karşın, Allah'a
olan teslimiyetinden ve dolayısıyla vakar ve asaletinden
hiçbir şey kaybetmemiştir. Onun bu vasfı da zindandaki
diğer mahkumlar tarafından hemen fark edilmiştir. Kuran'da
Allah'ın bildirdiğine göre, zindana atıldıktan sonra kendisine
iki kişi yaklaşmış, ona gördükleri rüyaları anlatmış ve
bunların yorumunu sormuşlardır. Zina gibi bir suçla suçlanarak
zindana girmiş olan Hz. Yusuf'ta böyle bir "hikmet" olduğunu
hissetmelerinin en önemli sebeplerinden biri ise, Hz.
Yusuf'un hal ve tavrındaki güvenilirliktir. Rüyalarının
yorumunu sorarken şöyle derler: "...Bunun yorumundan
bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz."
(Yusuf Suresi, 36)
Hz.Yusuf'un
ahlakında da görüldüğü gibi iman edenlerin böylesine vakarlı
ve güvenilir bir karaktere sahip olmasındaki en büyük
etkenlerden biri, tebliği yalnızca bir ibadet olarak görmeleri
ve karşı tarafı inandırmak gibi bir sorumluluğa sahip
olmadıklarını bilmeleridir. Çünkü bir insanın iman edip
etmemesi, "Allah, kimi hidayete erdirmek isterse,
onun göğsünü İslam'a açar; kimi saptırmak isterse, onun
göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı
kılar..." (Enam Suresi, 125) ayetinin sırrıyla
ancak Allah'ın dilemesiyle olur. Ve "...şüphesiz,
insanların çoğu fasıklardır" (Maide Suresi, 49)
hükmüne göre de, insanların önemli bir bölümünün iman
etmemesi son derece doğaldır. Bu durumda, tebliğ yaptığı
bir insanın iman etmemesi, mümini hiçbir şekilde etkilememelidir.
Cahiliye
toplumunun baştan beri saydığımız içgüdü ve reflekslerinden
kaynaklanan engeller aşılıp da, kendisine tebliğ yapılan
kişi karşısındaki mümine saygı ve güven besler hale gelirse,
artık Allah'ın Kuran'da bildirdiği gerçekler anlatılmaya
geçilebilir. Çünkü tüm bu güven kazandırıcı hazırlıklar,
karşı tarafı dini anlamaya açık hale getirmek içindir.
1.
Tebliğe Uygun Kişiyi Teşhis Edebilmek
Tebliğ
yapan bir kişinin öncelikle bilmesi gereken şey her
tebliğ yaptığı kişinin ilk anda iman etmeyebileceğidir.
İnsanlar gerek o ana kadar aldıkları eğitim, gerekse
çevrelerinin etkisi nedeniyle kendilerine yapılan bu
tebliğe olumsuz tepki verebilir, hatta dinlemeyi dahi
reddedebilirler. Her insanın duyduğu anda iman etmeyebilir.
Bu nedenle de tebliğ yaparken ilk yapılması gereken
şey fıtraten dine eğilimi
olan ve vicdanlı kişileri seçmektir. Buna karşın, her
türlü tavrı ile dine muhalif olan ve kendini beğenmiş,
kibirli tavırlar sergileyen bir kimseye tebliğ yapmaya
çalışmanın bir önceliği yoktur. Allah, Kuran'da şöyle
buyurur:
Çünkü
gerçekten sen, ölülere (söz) dinletemezsin ve arkasını
dönüp kaçan sağırlara da çağrıyı işittiremezsin. Ve sen
körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete erdirici
değilsin; sen ancak, ayetlerimize iman edenlere (söz)
dinletebilirsin, işte Müslüman olanlar bunlardır. (Neml
Suresi, 80-81)
Bir
başka surede yine iman edecek ve etmeyecek olanlar arasındaki
farkı Allah şöyle bildirir:
Andolsun,
onların çoğu üzerine o söz hak olmuştur; artık inanmazlar.
Gerçekten Biz onların boyunlarına, çenelere kadar (dayanan)
halkalar geçirdik; bu yüzden başları yukarı kalkıktır.
Biz önlerinde bir sed, arkalarında bir sed çektik. Böylelikle
onları örtüverdik, artık görmezler. Kendilerini uyarsan
da, uyarmasan da onlar için birdir; inanmazlar. Sen ancak,
zikre (Kur'an'a) uyan ve gayb ile Rahman olan (Allah')a
(karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarırsın.
İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele.
(Yasin Suresi, 7-11)
Mümin,
tebliğ yapmaya karar verirken, bu kıstaslara göre düşünmek
durumundadır. Eğer muhatap olduğu kişide herhangi bir
vicdan ya da samimiyet işareti görmüyorsa, tebliğde
ısrar etmek zaman kaybı olacaktır. Çünkü birçok ayette
vurgulandığı gibi, insanların çoğu iman etmezler. Müminin
görevi, bu çoğunluğun arasında yaşayan, ancak kalbi
imana yatkın olan nadide kişileri bulup, onları iman
etmeye davet etmektir.
2.
Kişi Hakkında Kanaat Oluşana Dek Tebliğ Yapmayı Sürdürmek
Bir
önceki maddede anlattığımız kıstasa rağmen, bir insanın
imana yatkın olduğu sanılabilir, bunun üzerine tebliğe
başlanabilir. Ancak tebliğ yaparken kişinin tepkilerinden,
yorumlarından, verdiği karşılıklarından dine bakış açısı
hemen anlaşılabilir. O nedenle, eğer bu kişinin samimiyeti
hakkında bir işaret yoksa, tebliği kişi hakkında bir kanaat
oluşana kadar sürdürmek gerekir. Bu noktada, eğer konuşulan
kişinin dine eğilimi olmadığı anlaşılırsa, müminler değerli
zamanlarını daha yararlı işlere ve yeni tebliğ faaliyetlerine
harcamak üzere tebliğ yapılan kişiden ayrılırlar.
Bu
noktada unutulmamalıdır ki, müminin başarısı tebliğ yapılan
kişinin iman etmesi ya da etmemesiyle ölçülemez. Müminin
görevi sadece dini tebliğ etmektir, hidayeti vermek ise
sadece Allah'a mahsustur. Müminin başarısı ancak tebliğ
faaliyetini tam anlamıyla, Allah'ın istediği gibi yerine
getirmesiyle ölçülebilir. Tebliği gerektiği yerde kesip,
daha yararlı bir işe yönelmek ise, yine Allah'ın rızasına
uygun bir harekettir. Mümin, imana karşı direnen kişiden,
Hz. Hud'un kavmine söylediği aşağıdaki söz gibi bir tavırla
yüz çevirmelidir:
Buna
rağmen yüz çevirirseniz, artık size kendisiyle gönderildiğim
şeyi tebliğ ettim. Rabbim de sizden başka bir kavmi
yerinize geçirir. Siz O'na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz.
Doğrusu benim Rabbim, herşeyi gözetleyip-koruyandır.
(Hud Suresi, 57)
3.
Kişinin Tepkilerini, Samimiyetini İncelemek
Tebliğ
yapan mümin, konuştuğu kişiyi sık sık inceleyip tartmalı,
karşısındakinin anlatılanlara verdiği tepkileri dikkatle
incelemelidir. Kişinin anlayış durumuna göre bazen konuyu,
üslubunu ya da anlatım yoğunluğunu değiştirmesi, veya
onun ruh haline, anlama kapasitesine göre belli bir düzenleme
yapması gerekecektir. Ancak bu şekilde tebliğde bir manevra
imkanı sağlanabilir ve tebliğ yapılan kişiye faydalı,
en uygun tavır belirlenmiş olur. Bu yolla kişinin samimiyeti
de ölçülür. Eğer dini öğrenme eğilimi varsa konuşulur,
fakat menfaat elde etme gibi farklı bir düşüncesi varsa
ya da samimiyetsiz olduğuna kanaat getirilmişse anlatmakla
vakit kaybedilmez.
Bir
konu anlattıktan ya da bir bilgi verdikten sonra karşı
tarafın tepkisini gözlemlemek ve bir sonraki anlatılacak
konuyu da ona göre belirlemek, Kuran'da Hz. Süleyman'ın
kullandığı bir yöntem olarak bildirilir. Hz. Süleyman,
ordusundaki elemanlardan biri Hüdhüd'ün aracılığı ile
Sebe Melikesi'ne bir mektup yollarken Hüdhüd'e bir emri
verir. Bu emri Allah ayetinde şöyle bildirmektedir:
Bu
mektubumla git, onu kendilerine bırak sonra onlardan
(biraz) uzaklaş, böylelikle bir bakıver, neye başvuracaklar?
(Neml Suresi, 28)
4.
Kişinin İmanı Güçlenmeden, İbadete Dair Teklifler Yapmamak
Dini
yeni tanıyacak insanların öncelikli olarak, Allah'a
ve ahiret gününe iman etmesinin sağlanması gerekir.
Çünkü dinin gereklerini yapması için, sözkonusu kişinin
bunların mantığını kavraması, ibadetleri şuurlu ve istekli
olarak yapması gerekir. Bu şekilde olmazsa, taklidi
bir şekilde, ne yaptığının farkında olmadan yapabilir
veya mantığını bilmediği için yapmak istemeyebilir.
Bu nedenle kişiyi dinin ibadetlerini uygulamak isteyeceği,
anlayacağı imani seviyeye getirmek önceliklidir. Bu
zaman süreci içerisinde o sorana kadar veya uygulayabileceği
kanaati oluşana dek, ibadete yönelik teklifler getirilmeyebilir.
Zaten Allah'a samimi bir kalple iman eden ve ahiret
gününe inanan bir insan da zaman içinde, Kuran'da bildirilen
ibadetleri yerine getirmeyi kendiliğinden isteyecektir.
5.
Müminlerin Güç ve İhtişamını Hissettirmek
Cahiliye
toplumunda, dinin yalnızca fakir insanlara hitap ettiği
yönünde yaygın bir batıl inanç vardır. Bu kuşkusuz bir
safsatadır, çünkü İslam, tüm insanları aynı yola, Rabbimiz
olan Allah'ın yoluna davet etmektedir. Ancak cahiliyedeki
bu yanlış inancın yıkılması için, kimi zaman "fiili" örneklere
ihtiyaç vardır. Dünyanın en çarpıcı nimetlerine ulaşmışken,
büyük bir ihtişam ve güce sahipken, ihlaslı bir biçimde
İslam'ı yaşayan ve söz konusu imkanlarını da din yolunda
kullanan Müslümanlar, cahiliyenin ön yargılarının kırılması
için en iyi örneği oluşturacaklardır.
Dahası,
bazı insanlarda güce, zenginliğe ve ihtişama karşı hayranlık
besleme eğilimi vardır. Bu kişilerin güzel ahlaklı, samimi,
ancak maddi yönden güçlü olmayan Müslümanlardan uzak durup,
sırf zengin oldukları için basit ve ahlaksız insanlara
rağbet etmelerinin, onlara özenip onlar gibi olmaya çalışmalarının
nedeni budur. Kuran'da Hz. Süleyman'ın güç ve ihtişamını
ve bunları tebliğde kullanılışı vurgulanır. Allah ayette
Hz. Süleyman'ın mülkünden etkilenen Sebe Melikesi'nin
teslim oluşu şöyle anlatılır:
Ona:
"Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve
(eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki:
"Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir."
Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık)
ben Süleyman'la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah'a
teslim oldum." (Neml Suresi, 44)
Hz.
Süleyman'ın yaptığı gibi, Allah'ın verdiği nimetlerin,
Allah'ın dinini tanıtmada bir etki aracı olarak kullanılması
da bir ibadettir. Hz. Süleyman yaptırdığı birçok sanat
eserini bu amaç için kullanmıştır. Diğer müminler de,
sahip oldukları güç ve ihtişamı, dinin tanıtılması yolunda
önemli bir etki aracı olarak kullanabilirler.
6.
Anlatılanlar Hakkında Düşündüklerini Sormak
Hiçbir
zaman unutulmamalıdır ki, tebliğ yalnızca bir "anlatma"
işi değildir. Karşı tarafın fikirlerinin öğrenilmesi,
sorularına cevap verilmesi, aklına takılan konuların delillerle
ortadan kaldırılması gerekir. Bu nedenle, anlatım sırasında
sık sık karşı tarafın fikri sorulmalı, ikna olup olmadığı
noktalar belirlenmeli ve ona göre yeni bir konuya ya da
üsluba geçilmelidir.
Kuran'da
Resullerin kullandıkları yöntemlere baktığımızda da, soru
yoluyla muhatap oldukları kavmin düşüncesini öğrendiklerini
görürüz. Kavmine "Ey kavmim görüşünüz nedir söyler
misiniz?..." (Hud Suresi, 88) diye soran Hz.
Şuayb bunun bir örneğidir. Hz. İbrahim ise ard arda gelen
sorularla kavmine tebliğ yapar:
Andolsun,
bundan önce İbrahim'e rüşdünü vermiştik ve Biz onu (doğruyu
seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik. Hani babasına
ve kavmine demişti ki: "Sizin, karşılarında bel büküp
eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir? "Biz atalarımızı
bunlara tapıyor bulduk" dediler. Dedi ki: "Andolsun, siz
ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." 'Sen bize
gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan
mısın?" "Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin
Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet
edenlerdenim." "Andolsun Allah'a, sizler arkanızı dönüp
gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak
kuracağım." Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak
üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye.
"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden
biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin
bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki:
"Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl
bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar." Dediler ki: "Ey
İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" "Hayır" dedi.
"Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa,
siz onlara soruverin." Bunun üzerine kendi vicdanlarına
başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz
(biziz)" dediler. Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler:
"Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin."
Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan
ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?" "Yuh size
ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak
mısınız?" (Enbiya Suresi, 51-67)
Tebliğ
yapan mümin, anlattıklarının etkisini ölçmek, ne yönde
anlatıma ağırlık vereceğini tesbit etmek ve konuştuğu
kişinin düşünce seyrini takip etmek için ara ara sorular
sormalıdır. Karşısındakinin ilerleme kaydedip kaydetmediğini
ölçmeli, anlatılanlar hakkında ne düşündüğünü öğrenmelidir.
Bunu yaparak kişinin hem samimiyetini ölçmüş , hem de
neyi nasıl anlatacağını tayin etmiş olur.
7.
Kişinin Karakterine En Uygun ve En Etkili Anlatım Metodunu
Kullanmak
Tebliğde
etkileyicilik, anlatılanların doğruluğunun yanında, anlatım
çarpıcılığı ile de gerçekleşmektedir.
Anlatılmak
istenen şeyin üzerinde önemle durup, konunun etkili
örneklerle, tam kişinin ihtiyacını karşılayacak şekilde
anlatılması bunun bir şeklidir. Bununla beraber, herkesin
farklı karakteri ve değişik ihtiyaçları olacağından
herkese aynı tarz konuşma üslubu ve hitap tarzı kullanılmaz.
Bu nedenle farklı kişilere farklı üsluplar kullanılabileceği
gibi aynı kişiye farklı anlatım metodları uygulamak
da etkili olacaktır. Örneğin, gerektiğinde bir konuyu
uzun uzun detaylarıyla anlatmak yararlı olabilir; bazen
de ara ara konu açıp kısa ve vurucu anlatımlar yapılabilir.
Bu metodlar, karşıdaki kişinin algılama durumu, ruh
hali ve hangi şekilde daha çok etkileneceği tespit edilerek
yapılır.
8.
Kişiyi Düşünmeye Sevk Etmek
Soru
sormanın amacı karşı tarafın fikrini öğrenmek olduğu gibi,
onu belli bir konu üzerinde düşünmeye yöneltmek de olabilir.
Bu ikincisi tebliğ yaparken son derece etkili bir yöntemdir.
Cahiliye
toplumunun en önde gelen özelliği, Kuran'da kast edildiği
şekilde düşünmeyi bilmemeleridir. Bu kişiler hayatın gerçek
anlamı hakkında düşünmezler, sadece kazanacakları parayı
ya da yapacakları gösterişi düşünürler. Elbette ki bir
insanın bu konular üzerinde düşünmesi de gerekir ancak
burada yanlış olan söz konusu kişilerin hayatlarının sadece
bu gibi dünyevi konulardan ibaret olmasıdır. Bu kişiler,
evrenin nasıl var olduğu, sahip oldukları bedenin kimin
tarafından yaratıldığı, ölümle birlikte insanın nereye
gittiği gibi temel imani konular hakkında gereği gibi
düşünmezler. Düşünceleri genellikle kişisel çıkarları
üzerine kuruludur.
İşte
bu nedenle tebliğ yapılan kişiyi mutlaka düşünmeye sevk
etmek gerekir. Hem içinde yaşadığı sistemin çarpıklığını
görmesi, hem de temel imani konuları kavraması için hayati
derecede önemlidir bu. Düşünmek insanın kendi kendine
bazı sorular sormasına, eksikleri fark etmesine ve içinde
bulunduğu durumdan sıkıntı duymasına neden olacaktır.
Bunun sonucu ise doğruyu ve gerçeği aramak olacaktır.
Nitekim Allah Kuran'da insanları düşünmeye sevk eder ve
sorularla neler üzerinde düşünmeleri gerektiğini hatırlatır.
Örneğin bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:
De
ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve
görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları
size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?" Bak,
Biz nasıl ayetleri 'çeşitli biçimlerde açıklıyoruz da'
sonra onlar (yine) sırt çevirip-engelliyorlar? (Enam Suresi,
46)
Başka
ayetlerde de yine düşündürmeye yönelik sorular vardır:
De
ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara
ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve
ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren
kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki
siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? İşte bu, sizin
gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan
başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz? (Yunus
Suresi, 31-32)
Hz.
İbrahim de kavminin sapıklığını onları düşündürtmek suretiyle
kendilerine buldurturttuğunu Allah şöyle haber verir:
Onlara
İbrahim'in haberini de aktar-oku: Hani, babasına ve kavmine:
"Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti. Demişlerdi ki:
"Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde
bel büküp eğiliyoruz." Dedi ki: "Peki, dua ettiğiniz zaman
onlar sizi işitiyorlar mı? Ya da size bir yararları veya
zararları dokunuyor mu?", "Hayır" dediler. "Biz atalarımızı
böyle yaparlarken bulduk." (Şuara Suresi, 69-74)
İnanmak
kişinin özgür iradesi ve isteğine bırakılacağından,
mühim olan onu gerçekler üzerinde düşünmeye sevk etmektir.
Doğruyu görebilmek için insanın önce konu üzerinde düşünmesi
gerekir. Bu nedenle mümin, tebliğ yaptığı kişiyi düşünmeye
sevkedici tarzda konuşmalar yapmalıdır.
9.
Atalarının Dininin Etkisinden Kurtarmak
İnsanlarda,
içinde yaşadıkları toplumun yüzyıllar içinde meydana getirdiği
geleneğe uymaya, atalarından kalan örfü sürdürmeye yönelik
bir eğilim vardır. Eğer bu gelenek ve örf, Kuran'a uygunsa,
bunların yaşanmasında bir sakınca yoktur elbette. Fakat
Kuran'da bildirilen gerçeklere ters, Peygamber Efendimizin
sünnetine ve İslam örfüne aykırı yönleri varsa -ki çoğu
zaman böyledir- Allah bunları yaşamayı yasaklar. Çünkü
Müslümanın yol göstericisi, Allah'ın indirdiği Kitap'tır,
Peygamber(sav)'in sünnetidir. Müslümanın yol göstericileriyle
çeliştikleri takdirde, ne atalarının ne de başka kişilerin
ortaya koydukları gelenek ve kurallar onun için hiçbir
anlam ifade etmez. Aşağıdaki ayette Allah konuyu açıkça
şöyle hükme bağlar:
Onlara;
"Allah'ın indirdiklerine uyun" denildiğinde, derler ki;
"Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız."
Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa
da mı (buna uyacaklar)? (Lokman Suresi, 21)
Dinin
tebliğ edildiği kişiye de kuşkusuz bu önemli konu anlatılmalı,
o kişi, "ataların dini" yerine saf ve katıksız bir biçimde
Kuran'a uymaya davet edilmelidir. Aksi halde İslam'ı
kavraması ve uygulaması mümkün olmayacaktır.
10.
Cahiliye Hayatını Tarif Etmek ve Etkilerini Yok Etmek
Tebliğ
yapılan kişiye anlatılmasında büyük yarar olan konulardan
biri de, içinden çıktığı cahiliye toplumunun gerçek yüzüdür.
Böylece, bu çarpık düzeni, İslam ahlakının mükemmelliği
ile kıyas edebilir ve aradaki farkı çarpıcı bir biçimde
görebilir.
Dinden
uzak kalmış toplumların yaşam sisteminde, insanların ahlaki
yapısı, adalet anlayışı tamamen çöküntüye uğramıştır.
Böyle toplumlarda kargaşa ve huzursuzluk yaygınlaşır,
suç oranı artar, adaletsizlikler de aynı oranda çoğalır.
Allah'ın elçileri toplumlarına, içinde bulundukları bu
çarpık durumu tarif etmişler ve kurtuluş için Allah'ın
sınırlarını çiğnememeyi ve bu sınırlara bağlı kalmayı
tavsiye etmişlerdir. Toplumsal ve kişisel aksaklıkların
din ahlakının yaşanmasıyla ortadan kalkacağının, Allah'ın
hükümlerinin toplumda yerleşik olmasıyla o bozuk sistemi
otomatikman değişeceğinin anlaşılması insanları dine yaklaştıran
önemli sebeplerden biri olacaktır.
Hz.
Yusuf, zindanda kendisine rüya yorumu soran iki kişiyle
konuşurken şunları anlatır:
"...Doğrusu
ben, Allah'a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta
kendileri olan bir topluluğun dinini terkettim. Atalarım
İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a
hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil.
Bu, bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır,
ancak insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım,
birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır,
yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı? Sizin
Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında
hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak
adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca
Allah'ındır. O, Kendisinden başkasına kulluk etmemenizi
emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların
çoğu bilmezler." (Yusuf Suresi, 37-40)
Hz.
Yusuf, kendilerine tebliğde bulunduğu kişilere, içlerinde
yaşadıkları toplumun müşrik karakterini anlatmış ve "birbirinden
ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar
(kahredici) olan bir tek Allah mı?" demekle, şirkle tevhid
arasındaki büyük farkı göstermiştir. Kuşkusuz bu anlatım
çok detaylı bir biçimde yapılabilir. Müşrik karakterinin
meydana getirdiği; bencil, haris, menfaatçi, basit ve
yabani insan modeli anlatılabilir ve karşılığında müminlerin
asil özellikleri sayılabilir. Şirk düzeninin; adaletsiz,
acımasız, sahtekar ve çıkarcı yapısı tasvir edilir ve
buna karşı İslam ahlakını yaşamanın sonucunda ortaya çıkan
ideal yapı ortaya konabilir.
Bu
tür karşılaştırmalar, cahiliyenin içinden çıkıp gelmiş
olan kişiyi o sistemden tümüyle uzaklaştırıp, İslam'la
şereflendirmek için son derece yararlıdır. Örnekler
ise, özellikle tebliğ yapılan kişinin yaşadığı toplumsal
çevreden seçilmelidir.
11.
Konuşmalarda Yönlendirici Olmak
Mümin,
tebliğ yaparken asıl amacının din ahlakını anlatmak ve
tebliğ yapılan kişinin imanına vesile olmak olduğunu hiçbir
zaman unutmamalıdır. Çünkü karşı taraf, büyük olasılıkla
konuyu başka yönlere çekmeye eğilim gösterebilir.Bu durumda
da dini konulara konsantre olmakta güçlük çekmesi, vicdanında
rahatsızlık duyması, ya da ciddiyetsiz olması gibi farklı
nedenleri olabilir.
Mümin
bu durumda da dikkatli davranmalıdır. Dinlemek istemeyen,
sıkılan birisine zorla anlatmanın elbette bir anlamı yoktur.
Bilinçli bir konu değişikliği ile geçici olarak başka
bir üsluba geçilebilir ve karşı tarafa dinlenme süresi
verilebilir. Ancak, konuşmanın kontrolünü karşı tarafa
vererek onun boş ve yararsız fikirleriyle ya da çözümsüz
sorunlarıyla uğraşmak büyük hata olacaktır.
Kısacası,
mümin konuşmada mutlaka yönlendirici davranmalıdır. Karşı
tarafın duymak istediklerinden çok, kendi anlatması gerekenleri
anlatmalıdır. Hz. Yusuf'un zindandakilerle konuşurken
kullandığı "teknik", bu yönden iyi bir örnektir:
Onunla
birlikte iki genç de zindana girmişti. Biri: "Ben (rüyamda)
kendimi şarap sıkıyorken gördüm." dedi. Öbürü: "Ben de
kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorken gördüm; kuş da
ondan yemekteydi" dedi. "Bunun yorumundan bize haber ver.
Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz." Dedi
ki: "Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben
mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber
veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu
ben, Allah'a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta
kendileri olan bir topluluğun dinini terk ettim. Atalarım
İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a
hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil.
Bu, bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır,
ancak insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım,
birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır,
yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı? Sizin
Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında
hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak
adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca
Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi
emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların
çoğu bilmezler. Ey zindan arkadaşlarım, ikinizden biri
efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılacak, kuş onun
başından yiyecek. İşte hakkında fetva istemekte olduğunuz
iş (artık) olup bitmiştir." (Yusuf Suresi, 36-41)
Görüldüğü
gibi, Hz. Yusuf, kendisine rüya tabiri soran kişilere
önce uzun bir tebliğ yapmış, sorularının asıl cevabını
ise en sonunda vermiştir. Eğer önce rüyanın tabirini anlatsa,
sonra tebliğ yapmayı denese, belki konuştuğu kişiler onu
daha az bir ilgiyle dinleyeceklerdi. Aynı şekilde Hz.
Musa da Firavun'la konuşurken yönlendirici bir üslup kullanır:
(Firavun)
Dedi ki: "İlk çağlardaki nesillerin durumu nedir öyleyse?"
Dedi ki: "Bunun bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır.
Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz. Ki (Rabbim), yeryüzünü
sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi
ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden
çiftler çıkardık." (Taha Suresi, 51-53)
Mümin,
konuşmanın genel gidişatına hakim olmalı, konuşmayı
karşısındakinin istediği şekilde değil de, kendi gerekli
gördüğü, en çok faydalı olacağına inandığı şekilde tutmayı
ve yönlendirmeyi bilmelidir.
12.
Kişiyi Yanlış Davranışlardan Alıkoyucu Üslup Kullanmak
"İyiliği
emredip, kötülükten men etme", Allah'ın emrettiği çok
önemli bir ibadetlerden biridir. Bu ibadetin tebliğ yapılan
kişiye karşı uygulanması gerektiği de açıktır; yalnızca
tebliğ yapmakla yani "iyiliği emretmekle" kalınmayacak,
aynı zamanda "kötülükten men etme" hükmü de uygulanacaktır.
Kişinin
yanlış tavır ve düşünceleri ortaya konarak, Kuran ayetlerine
göre doğruları anlatılmalıdır. Tekrar aynı tavırları
sergilemesi halinde mahçup duruma düşeceği bir anlatım
tarzı uygulanabilir.
13.
Dolaylı Anlatım Yapmak
Karşılıklı
konuşmalarda genelde kişinin şahsına yönelik bir hitap
tarzı kullanılır. Ancak bir tebliğ metodu olarak, bu
üslübun dışında bir de, başka şahıslar veya insanlar
muhatap alınarak, bazı anlatımlar yapılarak, ama yine
karşıdakine iletilmek istenenlerin söylenmesi sağlanabilir.
Bu, tebliğ yapan ile tebliğ yapılan arasında muhtemel
bir gerginliği engellemek ya da tebliğ yapılan kişinin
savunma psikolojisine girerek, kendisine anlatılanlara
kulak tıkamasına mani olmak için yararlı bir yöntemdir.
14.
Vicdanını Kullanmaya, Duyarlı Olmaya Yönlendirmek
Tebliğdeki
amaç sadece bilgi vermek, yani öğretmek değildir. Aksine,
bundan daha da önemli olan iş, karşı tarafın vicdanında
etki yaratabilmek, onu samimi bir nefis muhasebesi yapmaya
sürüklemektir. Bunun için de iki taraf arasında samimi
ve sıcak bir diyaloğun kurulması, öğretici bir üsluptan
ziyade, yardım edici bir üslubun kurulması gerekir. Hz.
İbrahim'in kavmi ile olan diyaloğunun sonucunda, önde
gelen inkarcıların bir vicdan muhasebesi yapmak zorunda
kalmaları bunun örneğidir. Allah Kuran'da şöyle buyurur:
Böylece
o (İbrahim), yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları
(putları) paramparça etti; belki ona başvururlar diye.
"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden
biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin
bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki:
"Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl
bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar." Dediler ki: "Ey
İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?", "Hayır" dedi.
"Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa,
siz onlara soruverin." Bunun üzerine kendi vicdanlarına
başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz
(biziz)" dediler. (Enbiya Suresi, 58-64)
Bu
kıssadan da anlaşıldığı gibi, vicdan insanın içindeki
doğru bir yol göstericidir. İnsanlar vicdanlarına uydukları
sürece doğru davranışlarda bulunurlar. Dinin özünde
de bu vardır. Allah Kendi rızasına en uygun olan tavrı
insana vicdanı vasıtasıyla bir nevi ilham eder. Bu nedenle,
dini öğrenen kişinin de vicdanının önünde, onu samimi
olarak kullanmasını engelleyen şeyler varsa, (örneğin
çevre etkisinden çekinmek, alışkanlıklarından vazgeçmek
vs. gibi) bu engelleri kaldırmak ve onu vicdanına itaat
etmeye yöneltmek gerekir.
15.
Hür Düşünmesini Sağlamak
Bir
insanın doğruyu görebilmesi, doğru karar verebilmesi,
Kuran ayetlerine göre yanlış bir düşüncesini doğrusuyla
değiştirebilmesi için hür düşünmesi şarttır. Bunun için
aklın baskılardan uzak, taassuptan arınmış olması gerekir.
Dini yeni öğrenen bir kişinin cahiliye ortamında bunları
sağlayamayacağını düşünerek, hür düşünmesini engelleyebilecek
sebepleri ortadan kaldırıcı izahlar yapmak gerekir.
Bu şekilde rahat olmasını sağlayacak ortam hazırlamak,
anlatılanların etkisini de - Allah'ın izniyle - arttıracaktır.
16.
Baskıcı, Zorlayıcı Davranmamak
Tebliğ
yapan kişi karşısındakini bir şeye inandırmak zorunda,
fikrini ona kabul ettirmek durumunda değildir. Ona düşen
sadece Allah'ın dinini anlatmaktır. Hidayeti verecek
olan, kişinin iman etmesini sağlayacak olan Allah'tır.
Bu nedenle ısrarcı ve baskıcı davranmasının hiçbir yararı
olmayacaktır. Nitekim Allah Kuran'da, "artık
sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir
hatırlatıcısın. Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin"
(Ğaşiye Suresi, 21-22) ya da "eğer
Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman
ederdi. Öyleyse, onlar mü'min oluncaya kadar insanları
sen mi zorlayacaksın?" (Yunus Suresi, 99) hükmüyle
iman edenleri bu tür bir tavırdan kesin biçimde alıkoyar.
Baskıcı olmamak ve kişiyi inancında özgür bırakmak,
tebliğ yapanın samimiyeti ve bir beklentisi olmadığına
dair bir kanaat bırakacağı için, anlatılanları daha
etkili kılabilir.
17.
Anlatılanlara Kayıtsız Kalmamasını Sağlamak
Kendileriyle
konuşmanın görünüşte en kolay, fakat aslında en zor
olduğu insanlar, anlatılanlara kayıtsız ve tepkisiz
kalanlardır. Çünkü bu tip insanların gerçek fikirlerini
öğrenmek kolay kolay mümkün olmaz. Anlatılanlara, susarak
veya tepki vermeden tasdik eder görünümleriyle, konuşulanları
doğru buldukları zannedilir. Aslında içten pek kabul
etmezler, kayıtsız, ilgisiz kalırlar. Karşıt fikirde
ısrar eden biri, en azından reaksiyonludur, konuşarak
ikna edilebilir, bir sonuç elde edilebilir. Kayıtsız
insanın durumu daha karmaşıktır. Böyle insanları ilgili
hale getirmek, kayıtsızlığını çözmek için normal konuşma
tarzının dışında, dikkatini çekecek, çok etkili üsluplar
kullanmak gerekir. Örneğin ölümden bahsedip kendisinin
toprak olup çürüyeceğinden bahsedilebilir, maddenin
aslı anlatılabilir veya onun çok önem verdiği değerlerin
boş ve anlamsızlığı anlatılıp dikkatini toplaması ve
kayıtsız halinden çıkması sağlanabilir. Bu şekilde kişinin
konuşulanlara karşı duyarlı olması sağlanabilir.
18.
Yıkıma Uğrayan Önceki Toplumları Anlatmak
İnsanı
inkara sürükleyen faktörlerden biri, kendisine sonsuza
dek yaşayacağı, hiç ölmeyeceği hissini veren garip bir
aldanıştır. Bazı gençler, hep genç kalacaklarını, ya da
en azından çok uzun bir süre sonra yaşlanacaklarını sanırlar.
Orta yaşlılar da daha hala çok uzun bir ömürleri olduğu
avuntusu ile oyalanırlar. Etraflarındaki medeniyet de
onların aldanışını artırır. İnsanlar tarafından yapılmış
görkemli binalar, süslü ve göz alıcı eserler, evler, arabalar,
gösteriler vs. hepsi onlara içinde yaşadıkları hayatın
kalıcı ve sağlam olduğu izlenimini verir.
İşte
bu nedenledir ki, tebliğ yapılan kişinin bu büyük fitneden
korunması gerekir. Kendini ve etrafındaki medeniyeti kalıcı
ve sağlam bir varlıklar topluluğu olarak görmekten kurtulmalı
ve aslında hepsinin ve herşeyin Allah'ın iradesi ile ayakta
duran ve O dilediğinde anında yok olacak birer hayal,
birer vehim olduğunu öğrenmelidir. Bilmelidir ki, evrendeki
tüm hayat, Allah'ın "Hayy" (Hayat Veren) sıfatının birer
tecellisinden başka bir şey değildir. Ve Allah, bu tecellileri
son derece zayıf ve geçici bir tabiatta yaratmıştır.
Eskiden
yaşamış ve Allah'ın helak ettiği toplumların haberleri,
tebliğ yapılan kişinin zihnine yerleşmiş olan bu aldanışın
silinmesi için anlatılabilir. Nice güçlü kavimler, nice
görkemli medeniyetler sırf Allah'ın emrine itaat etmedikleri
için korkunç bir biçimde helak edilmiş, O'nun gazabı altında
sönüp gitmişlerdir. Kuran'da Allah şu şekilde haber vermektedir:
Kendilerinden
önce nice nesilleri yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı?
Biz, sizi yerleşik kılmadığımız bir biçimde onları yeryüzünde
(büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten üzerlerine
sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık, nehirleri de altlarından
akar yaptık. Ama günahları nedeniyle Biz onları yıkıma
uğrattık ve arkalarından başka nesiller (inşa edip) var
ettik. (Enam Suresi, 6)
Allah'ın
elçilerini yollamış olduğu tüm toplulukları, dini yalanlamaları
ve Resullere şiddetle karşı koymaları sonucunda, Allah
yıkıma uğratmıştır. Kuran'da bu gerçeği Allah, "sonunda
onu yalanladılar, böylece onları o gölgelik gününün azabı
yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azabıydı"
(Şuara Suresi, 189) hükmüyle bildirir. Bir başka ayette
ise şöyle denmektedir:
Kendisi
için bir uyarıcı olmaksızın, Biz hiçbir ülkeyi yıkıma
uğratımış değiliz, (onlara) hatırlatma (yapılmıştır),
Biz zulmedici değiliz. (Şuara Suresi, 208-209)
Helak
olmuş kavimlerin anlatılması, hatta bunlardan kalan
arkeolojik bulguların gösterilmesi ve içinde yaşanılan
kavmin de Allah dilerse her an helak edilebileceğinin
anlatılması, tebliğ yapılan kişinin Allah'tan başka
güvendiği dayanakların önemli bir bölümünü yok eder.
Kendisinde büyük bir güç gördüğü medeniyet ve teknolojinin,
insanları Allah'ın aciz bir kulu olmaktan çıkarmadığını,
Allah'tan başka da gücüne güven duyulacak ve kendisinden
korkulacak bir merci olmadığını ona hissettirir.
Medeniyetlerin
ve toplumların helakı kadar, hatta belki de daha çok düşündürücü
ve "ayakları yere bastırıcı" bir konu varsa, o da insanın
helakı, yani ölümdür. Bu nedenle, insanların çoğu, başkalarının
ölümlerine şahit oldukları halde, kendilerinin de mutlaka
bu sonla karşılaşacaklarını, öleceklerini düşünmezler.
Bundan hep kaçarlar, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi kendilerini
kandırırlar. Ölümden hiç bahsetmezler ve büyük bir gaflet
içinde yaşarlar. Oysa Allah şu hükmü verir:
...Elbette
sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır.
Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a
döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir.
(Cuma Suresi, 8)
İman
edenler ise, inkarcıların aksine sık sık ölümü düşünürler,
yaptıklarının hesabını vereceklerini bilerek, her an Allah'ın
hoşnut olacağı şekilde davranırlar. Dini öğrenmeye, Allah'ı
tanımaya başlayan biri için, ölümü düşünmesi, her an her
yerde ölebileceğini fark etmesi onun belli bir bilinç
kazanmasına sebep olur ve dini halis bir şekilde yaşamasını
teşvik eder.
Bu
nedenledir ki, imani şuuru açıcı bu önemli konunun tebliğ
yapılan kişiye anlatılması son derece yararlı ve gereklidir.
Ölüm hakkında düşünmesinin, dünyanın geçiciliğini anlayıp
dine sarılmasında büyük katkısı olacaktır.
20.
İnsanın Acizliğini Anlatmak
Allah'ı
hakkıyla takdir edememiş bir insan, kendisinin mahiyetini
de kavrayamaz. Allah'ın büyüklüğünü, kudretini fark edememiş
ise, kendisinin acizliğini de idrak edemez. Bu yüzeysellikteki
insan, herşeyi kendisinin yaptığını, gücün kendisinde
olduğunu, gerçekte Allah'ın sahip olduğu vasıflara kendisinin
sahip olduğunu zanneder, kendi içinde kendini büyütür.
Bu bakış açısıyla herşeyi çarpık bir anlayışla görür.
Bu nedenle kendisinin; etten kemikten olduğunu, damarındaki
ufak bir aksaklıkla ölebileceğini, vücudundaki hiçbir
şeye en ufak etkisi olmadığını, ağzı kokan, gözü, kulağı,
burnu kısacası tüm vücudu düzenli temizliğe ihtiyaç duyan
aciz ve zayıf bir varlık olduğunu iyice tarif etmek gerekir.
Ayrıca onu yaşatanın, gözetip koruyanın, ona rızık verenin,
bütün güç ve kudret sahibinin Allah olduğunu, sahip olduğunu
zannettiği şeyleri Allah'ın verdiğini ve sahibinin de
O olduğunu, kısacası Allah'ın büyüklüğünü ve kendi acizliğini
anlamasını sağlamak gerekir. İnsanın bilmesi gereken bu
en büyük ilmi Allah Kuran'da şöyle haber vermektedir:
Ey
insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız;
Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır,
Hamid (övülmeye layık)tır." (Fatır Suresi, 15)
Bu
sitedeki tüm materyali www.islamadavet.org sitesini
referans göstermek koşuluyla
telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.