Bu
durum, Allah için bir şeyler yapmaları, bir fedakarlıkta
bulunmaları gerektiğinde hemen ortaya çıkar. Bir sıkıntı
anında ya da herhangi bir menfaat kaybına uğrayacaklarını
anladıkları anda hemen samimiyetsizliklerini gösterirler.
Cahiliye toplumunun büyük bir bölümü ise açıkça Allah'ın
varlığını inkar eder, Kuran ayetlerine karşı mücadele
yürütürler. Kimileri, metaryalist felsefe ya da evrim
teorisi gibi sözde dayanaklar bularak, bu inkarlarını
ideolojik bir zemine oturturlar. Kendilerine "modern,
aydın, çağdaş, bilimsel, entelektüel" gibi insanları etkileyebilecek
sıfatlarla tanıtan ve Allah'ı inkar etmekle kendilerince
"şahsiyet" kazandıklarını sanan bu kimseler, son derece
açık bir gerçek olan Allah'ın varlığını görüp kavrayamayacak
kadar sığ görüşlüdürler.
Cahiliye
toplumu içindeki bu iki ayrı gruba yapılacak tebliğ, aslında
aynıdır. Her ikisine de Allah'ın varlığının delilleri
anlatılacak ve batıl inançlarla örülmüş zihinlerinin gerçekleri
görebilecek hale gelebilmesi için uğraşılacaktır. Ancak
inkarlarını ideolojik bir zemine oturtmuş olanlar için,
öncelikle bu ideolojilerinin dayanaklarının çürütülmesi
gerekmektedir. Örneğin körü körüne ve cahilane bir biçimde
inandıkları evrim teorisi, kendi içindeki çelişki ve açmazlar
ortaya konarak yıkılabilir. Bu yöntemle söz konusu kişilerin,
inandıkları sistemin gerçekte bir aldatmaca olduğunu görmeleri
sağlanmış olur.
Bu
noktadan sonra yapılması gekeren iş, her iki grup içinde
aynıdır. Cahiliye sisteminin batıl fikirleri ile düşünme
yeteneklerini kaybetmiş, muhakemeleri yok edilmiş, akılları
boğulmuş olan bu insanlar, belki de hayatlarında ilk kez
Kuran'da kastedilen anlamda düşünmeye davet edileceklerdir.
Yıllardır yedikleri meyvanın, içtikleri suyun, soludukları
havanın nasıl olup da var olduğu konusunda kafa yormaya
davet edileceklerdir. Sahip oldukları bedenlerinin, gözlerinin,
kulaklarının, kalplerinin nasıl var olduğu, bunları kimin
yarattığı hakkında düşünmeye teşvik edileceklerdir. Zaten
Kuran'da, insana düşünmesi için yol gösterilir ve neleri
düşünmesi gerektiği de sık sık vurgulanır. Örneğin Vakıa
Suresi'nde Allah şöyle buyurur:
Şimdi
(rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu
sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz? Sizin
aranızda ölümü takdir eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş
değildir; (Yerinize) Benzerlerinizi getirip-değiştirme
ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda.
Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz
gerekmez mi? Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz
mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz?
Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı
kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız. (Şöyle de sızlanırdınız:)
"Doğrusu biz, ağır bir borç altına girip-zorlandık." "Hayır,
biz büsbütün yoksun bırakıldık." Şimdi siz, içmekte olduğunuz
suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz,
yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu
kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? Şimdi yakmakta olduğunuz
ateşi gördünüz mü? Onun ağacını sizler mi inşa ettiniz
(yarattınız), yoksa onu inşa eden Biz miyiz? Biz onu hem
bir öğüt ve hatırlatma (konusu), hem ihtiyacı olanlara
bir meta kıldık. Şu
halde büyük Rabbini ismiyle tesbih et. (Vakıa Suresi,
58-74)
Tebliğ
yapılacak kişi ilk önce şu mantık üzerinde düşünmeye başlamalıdır:
Düzen ya da estetik sahibi olan hiçbir şey, tesadüfen
ya da kendi kendine oluşamaz. Eğer bir yerde bir düzen,
bir denge, bir tasarım ve estetiğe sahip bir ürün varsa,
bu mutlaka akıl sahibi bir varlık tarafından düzenlenmiş
ve meydana getirilmiş demektir. Bir kağıdın üzerine çizilmiş
düzgün bir geometrik şekil ya da tek bir düzgün harf gören
insan, bunların akıl sahibi bir insan tarafından o kağıdın
üzerine kondurulduğuna emindir. Çok büyük bir hesap ve
denge üzerine kurulu olan evren de kuşkusuz üstün akıl
sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratılmıştır. O yaratıcı
herşeyin sahibi Allah'tır.
Dolayısıyla,
gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz ya da hissettiğimiz
herşey, bizlere yerlerin ve göklerin sahibi olan Yaratıcımız
olan Allah'ı tanıtmaktadır. Allah, üzerlerinde Kendi sıfatlarını
tecelli ettirmek için eşyayı var etmiştir. İnsanın kainatı
saran kusursuzluk ve sonsuz güzellikler üzerinde detaylı
olarak düşünmesi bu apaçık gerçeği fark etmesi için yeterlidir.
Çünkü çevresini saran yaratılış gerçekleri, bu ihtişamlı
düzenin bir sahibi olduğunu açıkça göstermektedir.
Tebliğ
yapılan kişi bu anlayışa sahip olduktan sonra, Kuran ahlakının
ve dinin anlatılması daha da kolaylaşacaktır. Kişiye anlatılanlar,
bu idrakten itibaren bir şey ifade etmeye başlayacak,
kafasında bulanık durumdaki birçok kavram netleşerek yerine
oturacaktır.
AHİRETİN
HATIRLATILMASI
Cahiliye
toplumundaki insanların en büyük imani sorunlarından biri,
ahiretin varlığına olan inançlarındaki eksikliktir. Söz
konusu kişilerin ahiretten kuşku içinde olduklarının en
büyük göstergesi, ölüm hakkında konuşulduğunda ya da bir
yakınları öldüğünde gösterdikleri tutumdur. Bu kişiler
ölüm hakkında konuşulmasından hiç hoşlanmaz, ölüm konusu
açıldığında hemen kapatmak ya da başka bir konuya geçmek
isterler. Ahirete kesin bir biçimde inanan bir insan ise
tam tersine ölüm karşısında üzüntü duymaz. Hayatı Allah
vermiştir ve yine O geri alır. Sonsuz ahiret hayatına
inanan bir kimse için ölüm üzülecek bir şey de değildir.
Ancak
ahirete olan imanındaki zaafiyet, din ahlakından uzak
insanları yiyip bitirir. Bu insanlar bir yakınları öldüğünde,
birbirlerine "üzülme, iyi insandı, cennete gider inşaAllah"
Kuran ahlakına uygun sözler söylerler, ama gerçekten ahirete
iman etmedikleri için, bu sözlerin vicdanları üzerinde
hiçbir etkisi olmaz. Kalplerinde, dünyanın gerçek olduğuna,
ahiretin ise uzak olduğuna dair ilkel ve sapkın bir inanış
vardır. Kuran'da bildirildiği gibi, "Onlar, dünya
hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten
ise gafil olanlardır." (Rum Suresi, 7)
Oysa
ahiret gerçeğin ta kendisidir, aldatıcı ve kendisinden
şüphe duyulacak bir şey varsa, o da dünya hayatıdır. Kuran'da
bildirildiği gibi cehennem ehline, "...Yıl sayısı
olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" diye sorulduğunda
onlar, "bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık..."
derler. Buna karşılık Allah şöyle buyurur: "...Yalnızca
az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz. Bizim,
sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize
döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Mü'minun
Suresi, 112-115)
Allah,
insanın nefsine verdiği tüm istekleri nimetleriyle karşılar.
Örneğin insan yemek ve içmek ister; Allah yiyecekleri
ve içecekleri yaratmıştır. İnsan karşılıklı sevgi, saygı
ve muhabbetten çok büyük zevk alır. Allah insanları, kadını
ve erkeği yaratmıştır. İnsan güzellik ister, estetik ister;
Allah tüm evreni ve tüm dünyayı sonsuz güzelliklerle doldurmuştur.
Ve
tüm bunların yanında, insan sonsuza dek yaşamak da ister.
Ama, küfrün mantığına göre, ölüm yüzünden bu istek asla
tatmin edilemez. Oysa bu inkar edenlere ait batıl ve hatalı
bir düşüncedir. Gerçekte Allah, ahireti yaratmakla ve
insanı sonsuza dek hayat sürecek biçimde inşa etmekle,
kişinin bu isteğine de cevap vermiştir. Ölüm, yalnızca
bir geçiş kapısıdır. İnsanın, geçici ve aldatıcı bir yurt
olan dünyadan kalkıp, ahirete doğru giden seferinde, ilk
duraktır. Asıl olan ruhtur, beden değil. Ölümle birlikte
ruh canlı kalır, ancak kalıp değiştirir.
İnsanların
yaptıklarına göre ceza ve mükafat görmeleri de asıl olarak
ahirette olur. Dünya hayatında bir mümin sıkıntı çekip,
zorlu ortamlarla karşılaşırken, bazı inkarcılar görünürde
çok büyük bir zenginlik, sefahat ve ihtişam içinde hayatlarını
devam ettirebilirler. Bu dünya hayatındaki imtihanın bir
gereğidir. Oysa Allah'ın sonsuz adaleti, müminin mükafatlandırılmasını,
inkarcıların ise azaplandırılmasını gerektirir. Bu ise,
asıl olarak mahşer günü görülecek olan hesapla olacak
ve mümin için cennette, kafir içinse cehennemde sonsuza
dek uygulanacaktır.
Tebliğ
yapılan kişinin bu büyük gerçeğin farkına varması, elbette
ki hayati öneme sahiptir. Çünkü ahiret Allah'ın varlığı
ile birlikte, imanın en temel iki konusundan biridir.
Tebliğ yapılan kişiye, Kuran ayetlerine dayanarak açık
ve etkileyici bir ahiret tasviri yapılmalı, mahşer günü,
hesap, cennet ve cehennem ayrıntılarıyla açıklanmalıdır.
Yaptığı her işi Allah'ın görüp bildiğini, görevli melekler
tarafından zapta geçirildiğini bilmeli, ahirette dünyada
yaptığı her işten, hatta aklından geçirdiği her düşünceden
sorumlu olacağının bilincinde olmalıdır.
TEVHİD
VE ŞİRKİN ANLATILMASI
İnsanların
önemli bir bölümü Allah'a inanır. Ancak onları asıl iman
yolundan saptıran şey, kendilerine Allah'tan başka ilahlar
edinmeleridir. Bu durum, Kuran'da şirk (ortak koşmak)
olarak bildirilir; şirk koşanlara ise "müşrik" denir.
Buna karşın, İslam'ın özü "tevhid"dir; yani "birlemek",
"tek ilah olarak Allah'ı kabul etmek ve O'ndan başka hiçbir
varlığa kulluk etmemek"tir.
Ancak
ilginçtir, Allah'tan başka ilah edinenlerden bazı kişiler
" müşrik " olabileceklerini kabul etmezler. Aksine, çeşitli
sözde açıklamalarla, ideal bir Müslüman olduklarını öne
sürerler. Hatta öyleki kimileri, edindikleri ilahlar için
Kuran'da bildirildiği gibi, "...Biz, bunlara bizi
Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz..."
(Zümer Suresi, 3) derler. Kuran'da bu ve benzeri
yöntemlerle, şirk koştuklarını inkar etmeye çalışan müşriklerin
durumunu Allah şöyle haber verir:
Onların
tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz
ki: "Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?"
(Bundan) Sonra onların: "Rabbimiz olan Allah'a andolsun
ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden başka bir
fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl
yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden
kaybolup-uzaklaştı. (Enam Suresi, 22-24)
Bugünkü
cahiliye toplumunun bazı üyeleri de, müşrik karakteri
taşıdıkları halde, bu durumu kabul etmez ve kendilerinin
ideal birer Müslüman olduğunu iddia ederler. Çünkü onların
zihniyetine göre, şirk koşmak, yalnızca tahtadan taştan
yapılmış putların ya da totemlerin önünde secde etmekten
ibarettir. Allah'tan başka ilah edinmeyi, yalnızca üç
boyutlu ve cansız bir suret önünde yere kapanmak sanırlar.
Oysa
bir insan bir varlığın önünde secde etmese de, O'na kulluk
ediyor olabilir. Allah'a ait olan sıfatları kendi zihninde
söz konusu varlığınmış gibi düşünmesi, "müşrik" olması
için yeterlidir.
Allah,
rızası aranmaya layık olan tek varlıktır. Buna rağmen
eğer insan Allah'ın dışındaki varlıkların rızasının peşinde
koşar, örneğin insanlara kendini beğendirmeye ve onları
mutlu etmeye çalışırsa, onları kendine ilah edinmiş olur.
Allah'tan başka varlıklardan yardım bekler, medet umarsa,
onları ilah edinmiş olur. Hayatını Allah'ın kurallarına
göre değil de, başka varlıkların kurallarına uygun olarak
yürütmeye karar verirse, o varlıkları "Rab" kabul etmiş,
yani yine ilah edinmiş olur.
Buna
karşılık, "muvahhid" (birleyen, şirk koşmayan) mümin karakteri,
Allah'tan başka bir Rab, eğitici, dost, sahip ve ilah
tanımamaktır. Kuran'ın ilk suresi olan Fatiha Suresi'nde
geçen "Yalnızca sana kulluk eder, yalnızca senden
yardım dileriz" (Fatiha Suresi, 4) ayeti, bu
katıksız imanın ifadesidir.
Zaten
insan, fıtrat (yaratılış) yönünden tevhide inanmaya ve
tevhide göre yaşamaya eğilimlidir. "Ben, cinleri
ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım"
(Zariyat Suresi, 56) hükmü, insanın sadece Allah'a kulluk
etmek için var olduğunu haber verir. Bu durumda insana
düşen, yaratılış amacına uyarak "muvahhid" bir biçimde
Allah'a ibadet etmektir. Yaratılışına uygun olan bu olduğu
için, en kolay yol da budur. Nitekim Kuran'da Rabbimiz
şöyle buyurmaktadır :
Öyleyse
sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın
o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır.
Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte
dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu
bilmezler. (Rum Suresi, 30)
Tebliğ
yapılan kimseye anlatılacak en temel konu, şirk ve tevhid
konusudur. Söz konusu kişiye, içinden çıktığı toplumun
pek çok yönden şirk koşan bir toplum olduğu açıklanmalı,
gerçek imana kavuşmak içinse, kendisinde köklü bir değişim
yapması gerektiği anlatılmalıdır. Allah'ın dininden üstün
tuttuğu herşeyden yüz çevirmesi gerektiği bildirilmelidir.
İnsanın
değil herhangi bir varlığı, kendi istek ve tutkularını
Allah'ın emir ve yasaklarından üstün tutması başlı başına
büyük bir şirktir.Allah'ın bu gibi insanları Kuran'da
"kendi hevasını (istek ve tutkularını) ilah edinenler"
(Furkan Suresi, 43) olarak tanımlar ve başka bir ayette
bu kişilerin durumlarını şu şekilde bildirir:
Şimdi
sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere
kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği
ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık
Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de
öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23)
İnsanı
şirkten kurtarmak için ona verilmesi gereken en önemli
bilgi ise, gerçekte maddenin asıl mahiyeti ile ilgili
"özlü bilgi"dir. Eğer insan; maddesel evrenin gerçekte
bir "hayal", yani bir "vehim" olduğunu hisseder ve tüm
varlıkların gerçekte Allah'ın sıfatlarının tecellisine
mazhar olan birer "gölge varlık" olduğunu anlarsa, o zaman
tek gerçek varlığın ve dolayısıyla yegane ilahın Allah
olduğunu kalben kavrar.
Sonuçta
insanın şirkten kurtulabilmesi; Allah'ı herşeyin üstünde
tutması, O'nu herşeyden daha fazla sevmesi ve O'nun hükmünden
başka hiçbir hükmü tanımaması ile olur. Bu ise, cahiliye
toplumundaki yerleşik karakter ve zihin yapısının tümüyle
yıkılıp, yerine Kuran'a dayalı bir karakter ve zihin yapısının
oturtulmasını gerektirir. Tebliğ yapılan kişiden asıl
beklenen hareket de budur, aksi halde din kendisine anlatılmış,
ama ona itaat etmemiş bir kişi olarak çok büyük bir azapla
karşılık bulabilir.
Ancak
kendi içindeki bu "devrim"i yapabilmesi için, ona yardımcı
olmak gerekir. İlk yapılması gerekenlerden biri, kendisine
gerçek İslam'ın anlatılmasıdır.
DİNİN
ANLATILMASI
1.
Kuran haktır ve korunmuştur
Dünya
üzerindeki herhangi bir kişiye Kuran-ı Kerim hakkında
ne bildiğini sorsanız, size İslam dininin kutsal kitabı
olduğunu söyleyecektir. Bu doğru bir cevaptır, fakat yeterli
değildir. Çünkü Kuran insanların büyük bir bölümünün zannettiği
gibi sadece Müslüman olarak doğmuş ya da sonradan Müslümanlığı
kabul etmiş insanlara değil, Allah'ın tüm insanlığa göndermiş
olduğu ve kıyamet gününde de sorumlu tutacağı kutsal kitabıdır.
Fakat insanların büyük bir bölümü kıyamet gününde sorumlu
tutulacakları Kuran-ı Kerim hakkında çok kısıtlı bilgiye
sahiptirler. Öyleyse tüm insanların Kuran'ın gönderiliş
amacı ve dinin hükümleri ile ilgili her ayrıntıyı bilmeleri
ve bunları da hayatlarında uygulamaları gerekmektedir.
İnsanın kendisini yaratan Allah'a karşı sorumluluklarını
öğrenebileceği tek kaynak Kuran'dır. Allah hesap günü
insanları sadece Kuran'dan sorumlu tutacağını Zuhruf Suresinde
şu şekilde bildirmektedir:
Şu
halde, sana vahyedilene sımsıkı-tutun; çünkü sen dosdoğru
bir yol üzerindesin. Ve şüphesiz o (Kur'an), senin ve
kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız.
(Zuhruf Suresi, 43-44)
Kuran
Allah'ın kelamıdır. Kendisinden önce indirilen kutsal
kitapları doğrulamakta ve hak ile batılı birbirinden ayırmaktadır.
Tüm inananlar için bir rehberdir ve bir benzerinin getirilmesi
mümkün değildir.
Kuran'ın
hak kitap olduğu bütün açıklığıyla ortada olmasına rağmen,
tarih boyunca bunu inkar eden kişiler çıkmıştır. Bu kişilerin
ortaya attıkları en bilinen örneklerden biri Kuran'ın
peygamber tarafından yazılmış olduğu veya kendilerinin
de Kuran benzeri bir kitap getirebilecekleri yönündedir.
Allah'ın ve Kuran'ın üstünlüğünü kabul etmemek için bu
tür sapkın iddialar ortaya atan kişilerin bu tür girişimleri
her seferinde çok büyük bir hüsranla sonuçlanmıştır. Nitekim
Kuran'ın Allah katından indirilmiş hak ve örneksiz bir
kitap olduğu ile ilgili ayetler şu şekilde bildirilmiştir:
De
ki: "Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur'an'ın
bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı
bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler."
(İsra Suresi, 88)
Aslında
tebliğdeki asıl hedef, konuşulan kişinin kendisine rehber
olarak Kuran'ı ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetini
kabul etmesinin sağlanmasıdır. Aksi halde gerçek bir iman
ve kurtuluş söz konusu olmaz. Kişi, cahiliye ahlakının
tüm kurallarını terk ederek, kendisine Kuran'ı ve Peygamberimiz
(sav)'in sözlerini rehber edinen ve Kuran'ın her hükmüne
de son derece titiz davranan bir mümin haline gelmelidir.
Bunun
için de öncelikle Kuran'ı tanıması ve onun Allah'ın sözü
olduğuna inanması gerekir. Bu nedenle de tebliğ yapılan
kişiye, Kuran'ın Allah'tan gelen bir vahiy olduğuna ve
indirilmesinden bu yana tek bir harfinin dahi değişmediğine
dair açık deliller gösterilmelidir. Kuran'daki, "Rabbinin
sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır.
O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitendir,
bilendir" (Enam Suresi,115) ayetinden de açıkça
anlaşıldığı gibi, Kuranı Allah indirmiştir ve yine korunarak
bozulmasını engellemiştir. Bu korunmayı Allah, "Hiç
şüphesiz, zikri (Kuran'ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları
da gerçekten Biziz" (Hicr Suresi, 9) ayetiyle
de haber verir.
Kuran'ın
korunmuş olmasının en önemli delillerinden biri, içinde
hiçbir çelişki ve çarpıklık barındırmamasıdır. 23 yıl
içinde, farklı olaylar üzerine ve farklı şartlara göre
indirilmiş olan ayetlerin hiçbiri bir diğeri ile çelişik
bir bilgi ya da hüküm taşımazlar. Bu duruma Allah şu ayetle
dikkat çeker:
Onlar
hâlâ Kur'an'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan
başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar
(çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. (Nisa Suresi, 82)
Bir
başka ayete göre de, "Hamd, Kitabı kulu üzerine
indiren ve onda hiçbir çarpıklık kılmayan Allah'a aittir."
(Kehf Suresi, 1) Aksini iddia edenlerle ilgili
olarak Kuran'da Rabbimiz'in hükmü şöyledir: "...Bunun
benzeri olan bir sûre getirin ve eğer gerçekten doğru
sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın."
(Yunus Suresi, 38)
2.
Her an Kuran'ın hükümlerine uymak
Onlar
hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan
bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?
(Maide Suresi, 50)
İnsanlar,
yalnızca Kuran'a iman ettiklerini beyan etmekle Allah'ın
rızasını ve cennetini kazanacak değillerdir. Bu imanın
hayata geçirilmesi, insanın günlük yaşamının her aşamasında
Kuran'ı ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetini rehber
ve kıstas edinmesi ve buna uygun hareket etmesi gerekir.
Önemli
olan, her konuyu bu iki yol göstericimiz doğrultusunda
düşünmek, buna karşın cahiliye toplumunun adetlerinin
ve örflerinin içindeki her türlü Kuran dışı ölçü ve kıstası
reddetmektir.
Kişi,
kınadığı bir şeyi yalnızca Kuran'a ve sünnete aykırı olduğu
için kınamalı, beğendiği bir şeyi yalnızca onlara uygun
olduğu için beğenmeli, karşılaştığı her olayda Kuran'ın
ve sünnetin rehberliğinde karar vermeli ve hareket etmelidir.
Önemli olan bu değişim niyet temek ve sonra da kararlı
davranmaktır. Tebliğ yapan kiiye düşen görev ise, önce
tebliğ yaptığı kişiyi bu değişimi başlatması için ikna
etmek, sonra da Kuran'a geçiş sırasında yaptığı yanlışları
güzel bir dille anlatarak yani "iyiliği emredip, kötülükten
men ederek" yardımcı olmaktır.
3.
Dünya bir imtihan yeridir
Tebliğ
yapılan kişi, iman ettiğini beyan etmekle "cennet ehli"
birer mümin haline geldiklerini zannedebilir. Oysa iman
ettiğini beyan etmek, Kuran'a dayalı olarak sürdürülecek
olan uzun bir eğitimin ilk adımıdır. Kuran'da Allah müminleri,
"...Bizim Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru
bir istikamet tutturanlar..." (Fussilet Suresi,
30) olarak tanımlar. Bu dosdoğru istikamet her ne koşulda
olursa tutturulacaktır. Allah, insanın imanını denemek
ve olgunlaştırmak amacıyla çeşitli imtihanlar yaratabilir.
Ancak bu kişiyi hiçbir şekilde kararlığından vazgeçirmemeli
aksine bu kararlılığı pekiştirmelidir. Allah ayetlerde
şu şekilde bildirmektedir:
İnsanlar,
(sadece) "iman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını
mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah,
gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları
da bilmektedir." (Ankebut Suresi, 2-3)
Aslında
geçici ve eksik olan bu dünyanın ve onun üzerinde sürdürdüğümüz
hayatın yaratılmasındaki amaçların başında insanın imtihan
edilmesi gelmektedir. İnsan için asıl yurt bu değildir
ve bu geçici "bekleme salonu"nda yalnızca denenmek için
bulunmaktadır. Kuran'da bu gerçek şu şekilde bildirilir:
O,
amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi
(ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.
O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi,
2)
Sahip
olduğu bedenin insana veriliş amaçlarından biri de budur.
Allah Kuran'da şöyle buyurur:
Şüphesiz
Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu
deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. (İnsan
Suresi, 2)
İnsanın
denenmesinin farklı yöntemleri vardır. En önemlilerinden
biri, Allah'ın imtihan amacıyla yarattığı zorluklardır.
Bu durum Kuran'da şöyle açıklanır:
Andolsun,
Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan
ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri
müjdele. (Bakara Suresi, 155)
Kuran'da
da Resullerin ya da onların yolunu izleyen müminlerin
nasıl imtihan edildiklerine dair pek çok örnek vardır.
İman etmeleri üzerine ailelerinden ya da çevrelerinden
aldıkları tepkiler, karşılaştıkları tehdit ve baskılar,
iftiralar, alaya alınmalar, kendi yaptıkları hatalar,
bunların hepsi birer denemedir. İlk bakışta sıkıntı ve
zorluk gibi görünen bu durumlara karşı müminden beklenen
tavır, "…(Bana düşen) güzel bir sabırdır..."
(Yusuf Suresi, 18) diyerek, hiçbir zaman Allah'ın rahmet
ve yakınlığından kuşku duymadan ve her türlü zorluğu yine
Allah'ın desteği ile aşacağını bilerek kararlılık göstermektir.
Sıkıntılar
imtihan sebebi olduğu gibi, nimetler de imtihan sebebidir.
Allah insana verdiği nimetle, onun olgunluğunu ve Kendisine
olan sadakatini deneyebilir.
Nimetlerle
denemedeki amaçlardan biri, müminin cahiliye karakterinin
en önemli özelliklerinden biri olan, refaha ulaşınca şımarma
basitliğinden uzak olduğunun ispatlanması olabilir. Bu
basitlik, cahiliyedeki insanların ortak vasfı gibidir;
bu kişiler ellerine büyük bir servet ya da şöhret geçtiğinde
şımarmaya, azgın bir gurur geliştirmeye, diğer insanlara
karşı zalim ve kibirli davranmaya başlarlar. Kalpleri
kaskatı olur ve Allah'tan tümüyle uzaklaşırlar.
Oysa
nimet, insanın azması için değil, şükretmesi için vardır.
Bunun şuurunda olan mümin, Kuran'da bildirildiği gibi
"dünya hayatının geçici süsünü" sadece Allah'ın rızasını
kazanmak için kullanır, dünyevi zevkleri ve güzellikleri
tüketebilmek için yarışmaz. Yaşadığı hayatta hiçbir şey
tesadüfen karşısına çıkmamıştır, mutlaka kendisinin nasıl
bir davranışta bulunacağının sınanacağı bir durumla karşı
karşıya kalabilir. Bunu bilen biri artık dünyanın önemli
bir sırrına vakıf olmuştur. Böylece Allah'ın hoşnut olacağı
en güzel, en doğru ve en akılcı davranışı da göstermiş
olur.
Kısa
dünya hayatında Rabbimiz tarafından denendiğini kavrayan
kişi dinin temel hükümlerinden birinin de idrakine varmış
demektir. Bu nedenle tebliğ yapılan bir kişi, bu konuda
öncelikle eğitilmelidir.
4.
Din kolaydır ve insanın yaratılışına uygundur
İnsanı
yaratan Allah'tır ve "O,yarattığını bilmez mi?
O, Latif'tir; Habir'dir" (Mülk Suresi, 14) ayetiyle
de Rabbimizin haber verdiği gibi, yarattığı kulunu en
iyi tanıyan, onun istek ve ihtiyaçlarını en iyi bilen
Allah'tır. İnsanlar için belirlediği dini de onlara en
uygun biçimde düzenlemiştir. Din insanın ruhuna en uygun
olan sistemdir.
İnsanların
Rabbimiz'i tanımaları, O'na dünyada gereği gibi kulluk
etmeleri ve gerçek kurtuluş ve mutluluğa ulaşmak için
din en kolay yoldur. Ayetlerde Allah şu şekilde buyurmuştur:
Allah
adına gerektiği gibi cehd edin (çaba harcayın). O, sizleri
seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir,
atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan
daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar"
olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun,
siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık
dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın,
sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel
yardımcı. (Hac Suresi, 78)
Biz
sana bu Kur'an'ı güçlük çekmen için indirmedik, içi titreyerek
korku duyanlara' ancak öğütle-hatırlatma (olsun diye indirdik).
(Taha Suresi, 2-3)
İslam'ın
amaclarından biri insanları kolay ve rahat olana davet
etmek ve bu şekilde insanın en çok huzur bulacağı hayatı
yaşamalarını sağlamaktır. Bu Allah'ın rahetindendir. Nitekim
Kuran'da Allah şöyle buyurmaktadır:
Allah
(ağır yükleri) sizden hafifletmek ister. (Çünkü) insan
zayıf olarak yaratılmıştır."(Nisa Suresi, 28)
Bu
gerçek, tebliğ yapılan kişiye mutlaka iyi bir biçimde
anlatılmalıdır. Böylece, nefsin dinden uzak durmak için
kullandığı en büyük bahanelerden biri yok edilmiş olur.
Tebliğ yapılan kişiye dinin kolaylığı anlatılırken, cahiliyede
öğrendiği din modelinin yanlışları da gözler önüne serilmelidir.
Bu
sitedeki tüm materyali www.islamadavet.org sitesini referans
göstermek koşuluyla
telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.